Uçsuz Bucaksız Düşler Ofisi
11 Haziran 2022 Cumartesi
muzik
24 Ağustos 2020 Pazartesi
Son
SON
Rahat bırakılmak istemişti.
Gözlerinin bir ağacın bile görmeye dayanamadığını fark edince… Aslında hüzünden
dolayı değildi bu hisleri. Bunu çok iyi biliyordu. Kendinden bir şeyler
bırakmak istemiyordu artık. Bırakabileceği hiçbir şeyi kalmamıştı ki. Rüzgar
bile hafifletmezken, sıcağın soğuktan farkı kalmamışken, yalnızlıktan öte bir
şeydi istediği. Bir şey arıyordu belliydi bu. Tamamlanmamış bir şeyin
tamamlanması için yola çıktı. Aramak ve bulmak ile uğraşmak yerine, yoluna ve
önüne bakıyordu. Kimseyle vedalaşma gereği duymamıştı. Vedalar onun varlığını
kanıtlayacaktı. O yüreklere veda etmek değil, yüreklerden silinmek istiyordu.
Aslında öyle çok sevdiği şey ve insan vardı ki. Sevilirdi de. Artık o ne demektiyse,
bunu da hiöbir zaman anlayamamıştı. Bu dünyada en tahammül edemediği şeylerden
biriydi sevilmek. Belki de vedalardan kaçmayı bu nedenle kendine uygun
görmüştü. Hiç düşünmeden, sadece kendi duyabileceği bir ses ile ‘elveda’
derken, gelişleri, başlangıçları değil de bitişleri neden bu kadar çok sevdiğini
anladı. Başlangıç, yaşam ve umut demekti. O ise yaşamayı ve umut etmeyi
bırakalı öyle uzun bir zaman olmuştu ki… Yapraklar rüzgarlarla kıpırdardı belki
ama o rüzgarlara bile kayıtsız kalır, rüzgarın içinden geçip gitmesini izler ve
buna hiç ama hiç üzülmezdi. Var olmayı hiç istememişti ki. Yıllarca ayın ve
güneşin görevini hiç aksatmadan yerine getirmesini izlemişti. Ama işte her
zamanki gibi, yine ve yine bir güneşin batışında, adını sormadığı bir kara
bulutun ardına düşmüştü. İçinde kimse yoktu. Bir düş veya düşünceye de yer
verecek bir yer bulamıyordu içinde. Kalmak ve gitmekle dertlenmemişti. Yola
çıkmak onun için bulmakla sonuçlanması umut edilen bir şey de değildi.
Aradığının ne olduğunu daha bilmeden, oturduğu eski püskü sandalyesinden ayağa
kalkmış, sandalye son bir kez gıcırdamıştı. Arkasında bıraktıklarından aklında
kalan tek şey, artık yalnız bıraktığı sandalyesinin gıcır gıcır edişiydi.
Sözler ve sözlerin yaşam bulduğu düşünceler içinden bir bir siliniyordu. Her
adımda. Bir yok oluşu da beklemiyordu. Ya da karşısında uçsuz bucaksız uzanan
ufukta, sağa veya sola gitmekte kararsız kalmış kara bulutla da buluşmayı
beklemiyordu. İçine dokunan bir şeyler vardı hala. O derinliklerine dokunmaya
devam eden şeyin ne olduğunu bulmalıydı. Kim olduğunu değil, neden böyle
olduğunu merak ediyordu. Neden olduğunu bilse, belki vazgeçirecekti onu. Ve
yüreği artık ferah kalacak, kendini ferahlatmadığı için artık tahammülsüz
davrandığı rüzgarla belki yeniden dost olabilecekti. Hem belki onunla birlikte
edecekti bu yolculuğu. Hala bir dostluk kurabilmiş değildi rüzgar ile.
Düşüncesiz geçirdiği şu zaman diliminde, kendini daha huzurlu hissediyordu.
Karşısına bir yüz çıkıverdi.
Yüzünde kararsız ama beklenti dolu bir bakış vardı.
Doğallıkla sordu, sanki tanışıyormuş gibi;
-Ey Hüzün herkesten önce sen mi geldin?
- Beni çağıranlara koşarım!
- Koşmak mı? Pek de sana göre bir iş değil.
-Sen kendini yine cezalandırma peşinde iken ben sana
koşmakta gecikmemeliydim!
-Demek bir ceza arıyorum yine kendime. Huzur aradığımı sanırken.
-Hep yanlış anlıyorsun.
-Evet. Bu konuda kendimden yeteneklisini göremedim.
-Bırak kendini!
-Bana mı söylüyorsun bunu? Nasıl yapacağımı asla
öğrenemeyeceğim bir şey bu. Çok denedim ama hiç olmadı.
Elinde bir kalem belirdi.
-Al bunu. Konuşmaktan nefret edersin sen! Yaz hadi.
-Yazacak bile olsam, yazacağım en son şey, hüzünlü bir dize
olacak. Yola çıkmadan bıraktım hepsini arkamda. Artık yazmayacağım. Bu nedenle
buradayım. Bak elimde ne defter ne kalem.
-Yazmak zorundasın.
-İşte tam da bu nedenle yazmayacağım seni kağıda. Beni
zorladığın için.
-Rahat da kalsan, sen yine kendini sıkıştırmanın bir yolunu
bulacaktın.
-Onca şeyin arasından beni burada, bu özgürlük diyarında
gelip de bunaltan neden sensin de başkası değil.
-Senin yaşam şeklin bu. Lezzet diye bildiğin tek şeydir
senin hüzün.
-Sözlerinin doğruluğuna karşı çıkamam ama bunu değiştirmeye
geldim.
-Biliyorum. Bu nedenle al kalemi eline.
-Bir tek kalem yetmez ki. O kalemden ne dökülecek, bana onun
adını söyle.
-Kan değil tabii ki. Ama mürekkep de değil.
-Evet, yazılarımda ne kan ne de mürekkep kullanamam. Beni
bilirsin.
-Ne kullanacaksın peki….
-Çağıldayan bir düşü kullanacağım. Yalnızca saf yürekler
duyacak ve anlayacak sözlerimi. Kalemimden düşler dökülecek kağıda. O zaman
iniltilerim de değerini kaybetmeyecekler. Saklanması gerekenden saklanacak,
açılması gerekenlere açılacaklar.
-Tam sana göre.
-Bir şeyleri kendime göre yapmak hem özgürlük hem esaret.
-Neden?
-İstediğim gibi olduklarından beni özgürleştirirler. Ama
kendi dışıma çıkmama izin vermedikleri için de beni bana hapsederler.
-Kendine tutsak olmuş bir düş kuruyorsun. Kağıda dökmekte
kayıtsızsın. Neden böylesin sen?
-İkilemler ve çıkışsızlıklarda bulduğum acıyı seviyorum
artık. Kader dönüyor, bazen geçmişe bazen geleceğe döndürüyor beni. Her yerde
hep aynı şeyleri bulduğumdan sanırım, artık ne dönüyorum ne de döndürülmeye
izin veriyorum.
-Ne yapıyorsun peki?
-Duruyorum.
-Durmak mı? Sen mi? Senin bilmediğin tek şey durmak.
-Emin misin?
-Hani uçsuz bucaksız bir düşler ofisi kuracaktın kendine.
-Nedenmiş o hah! Güldürme beni kurmayacağım işte! Git
başımdan.
-Kurmak için planlıyordun her şeyi tek tek özenle…
-Kurmayacağım asla!
-Tutsaklıktan kurtulmanın, kendi kendine ve yalnızca kendine
bağlamanın yükünden kurtulmak için yapacaktın bunu.
-Evet doğru söylüyorsun, amacım buydu.
-Ya peki şimdi neden vazgeçtin.
-Kardeşimi kaybettim.
-Hangisini?
-Dünyada kendime kardeşim dediğim tek kişi vardı.
-Kimdi o?
-Merhametim.
-O nedenle kendine acımayı bıraktın.
-Yoo, hayır. Kendime hiç acımadım ki.
-Ya neden?
-Başkalarına, başka şeylere acımayı bıraktım.
-Senin derdin ne?
-Neden?
-Çok rahat vazgeçiyorsun.
-Bence bu çok iyi bir şey.
-Kendine merhametsiz mi diyeceksin bundan sonra.
-Hayır. Kendime bir şey demeyeceğim artık. Kendimle
konuşmayı bırakalı uzun zaman oluyor. Sen de yoktun o zamanlar. Baktım kimse
gelip gitmiyor. Bende hepinizi bıraktım bir veda bile etmeden.
-Korkmuyor musun?
-Neden korkayım?
-Kaybolup gitmekten. Yıkılmaktan.
-Öyle çok yıkım gördü ki gözlerim. Ne kaybolmaktan ne de
yıkılmaktan korkum kalmadı.
-Nasıl bunu söylersin?
-Yıkılacak bir şey yok ki içimde. Her şey dümdüz. Şu toprak
gibi dümdüz uzanıyor. Ayağa kalkıp aşkla gök yüzüne uzanan kimse ya da bir şey
yok. Bir tek toprak kaldı. O da kendini bana açar ve rahat bir uyku için beni
sarıp sarmalarsa diye dua ediyorum. Benim hayattan ölümden başka beklentim hiç
olmadı ki, bilirsin.
-Korkuyorsun sen! İtiraf et.
-Aslında korktuğum son bir şey kaldı sanırım.
-Nedir o?
-Bulamadıklarımın değil ama aramadıklarımın bir gün gelip
benden hesap sormasından korkuyorum.
-Neden?
-Elden veya gözden geçirmediğim bir konu veya ayrıntı kalmış
ise ve ben ona rağmen bu fikre ulaşmışsam, belki haksızlık etmiş olurum o
aramadığım şeye diye korkuyorum.
-Ne kadar naif.
-Evet hem de acı.
-Bir insan her şeyi gözden geçiremez, her şeyi düşünemez,
her şeyi bilemez.
-Bende işte bunu söylüyorum ya. Bunu yapamadığım veya
yapamayacağım için bana darılmasınlar. Ben yapabileceğimi yapmış ve bundan emin
olmuş olarak ölmek istiyorum.
-Çok yüce bir duygudur bu ulaşmak istediğin.
-Biliyorum.
-Aklın ayırdığını, kalp birleştirirken, ruh yüceltiyor. Bu
benim elimde olan bir şey değil. Anlıyorum ve görüyorum ki bunlar doğal bir
şekilde oluyor. Yaratılışın cilvesi de istersen. Ancak herkes, ister fark
ederek isterse fark etmeden hep bunu yapıyor. Sadece benimkisi biraz daha
gösterişli sanırım. Gerçi burada sen ve benden başka kimse yok. O nedenle bu
bir gösteri değil.
-Ah hakikate geldin yine!
-Vazgeçilmez bir tutku bu.
-Bir dert arıyorsun sen.
-Aramak mı? Arayamayacak kadar güçsüzüm. Bence derdim beni
çağırıyor, bu nedenle bu ıssızlığı adımlıyorum. Yanımda da olmasını istediğim
en son şey var, yani hüzün. İnsan hakikate doğru adımladığı yolda hüzünlü
değil, mutlu olmalıdır. Nedense, bunu başaramıyorum bir türlü.
-Bunu sen istemiyorsun!
-Nasıl yani?
-Mutlu düşleri kovan sensin. Düşünceler korkmuş ve
saklanmış. Aydınlık bir şey görmek istemiyor gözlerin. Ağaçları bile sildin
önündeki ufuktan. Her şeyi silip atan sendin!
-Peki seni neden silemedim.
-Ben senin hüznün değilim. Geride bıraktıklarının
üzüntüleriyim.
-Elçi olarak seni mi gönderdiler? Söyle onlara, geri
dönmeyeceğim! Çıldırtmasınlar beni.
-Dönmeni isteyemeyecek kadar üzgünler. Onlar bunu
düşünmüyor. Bir gün ellerinden kayıp gideceğini biliyorlardı içten içe. Bugünün
o gün olmasından dolayı üzüldüler.
-Unuturlar, iyileşirler. Onların dünyasında benden daha iyi
şeyler var.
-Belki var belki yok. Ama herkesin yüreğine hem sevgiyi hem
de kaybetme korkusunu vermekten başka ne yaptın? Kimseye huzur vermedin.
-Vermedim mi?
-Ah aslında verdin. Fazlasıyla verdin. Ve sonra acımadan
tamamını aldın!
-Sana merhametimin öldüğünü söylemiştim.
-Vaz mı geçiyorsun?
-Neyden?
-İnsan olmaktan.
-Her şeyden vazgeçmiş birine bu soruyu sormanın bir manası
yok.
- Kararsızsın. Ne yapacağın konusunda.
-Kim olduğum ve ne olduğum konusunda kararsızım. Ne
yapacağım değil. Şu anda zaten bir şey yapıyorum bak yürüyorum.
-Ah sen ne olmaya gidiyorsun bilmiyorsun.
-Ne önemi var ki, kim olduğumun, senin veya benim için?
Kıymet vermek benim işim değil. Ve artık kıymetli olmak da. Tek bildiğim şeyi
yapacağım o nedenle.
-Tanımadan, tanınmadan. Saklanarak. Sıkılarak, üzülerek,
susarak…
-Çığlıklarım vardı, benim bile duymadığım. Tanıyordum
kendimi ve aslında her şeyim gözlerimde yazılıydı. Üzüntü gelir geçerdi,
sıkıldığım veya ferahladığım da olurdu. Ama evet, susmak bu dediğin doğru.
Susardım. Konuştuğum anlarda bile. Sustuklarım konuştuklarımdan her zaman daha
çok olmuştur. Aslında bu sadece benim için böyle değil, herkes için böyle diye
düşünüyorum. Ama benim konuşmam onlarınkinden çoktu ve tabii sustuklarımda!
-Vazgeçmeyeceksin!
-Durmayı bilmiyordum hani? Hatırlar mısın?
-Vazgeçmeyi de mi bilmiyor musun?
-Hayır biliyorum aslında. Sadece şu anda vazgeçmek zamanı
değil. Beni, kalbimi ve düşlerimi rahat bırak artık. Yolum uzuyor,
yavaşlıyorum. Git artık!
Hayır dedi kendi kendine. Hüzne
bile veda etmeyeceğim. Sözümü vermiştim kendime. En azından kendime verdiğim bu
sözü tutmalıyım. Yıkımlar, depremler ve fırtınalar demek veda etmek! Bütün
bunları görmeye kalbim dayanmayacak. O nedenle veda etmiyorum. Edemem. En
sessiz gidiş olmalı bu. Ayak seslerimi ben bile duymamalıyım. Bir söz
bırakmadığım gibi ardımda bir iz de bırakmamalıyım. Bir gösteri veya gösteriş
için değil. Silinmenin en güzel yolu bu olduğu için. Dünyanın bensiz daha iyi
bir yer olacağına inandığım için. Bu kendime düşmanlık değil. Bir türlü olmak
istediğim kişi olamadığım için kendime biçtiğim ceza. Sanırım ancak bu olacak
en sessiz veda.
Gün batarken bulut hala önünde,
rengi gitgide karararak yol gösteriyordu yolcuya. Yol boyunca sürmesinden şiddetle
kaçındığı iç hesaplaşması ise hiç istemediği bir şekilde gerçekleşmiş ve ona
daha çok üzüntü vermişti. Acı ve hüznü dile getirmekten çekindiği halde
hatırlamış, geçmiş ve geleceğe dair bütün kaygıları bir anda yüz göstermişti.
Bunlardan kurtulmanın ve hatta kendinden kaçmanın bile yolunu aramış ve
bulamamışsa da, artık bu döngüye bir son vermek gerektiğine karar vermişti. Ya
yeni biri olacak ya da her şeye bir son verecekti. Ama kendi iradesiyle
olacaktı bu ama kendi iradesinin dışında. Nasılsa ölüm bir gün gelip bulacaktı
onu. Bir adım daha attı. Bir iç çekti. Sakinleşmek için. Ölümle karşılaşacağı
anın en güzel an olması içindi duası, bir tebessüm etti. Belki günler belki
aylar sonra. Tebessümü mutlu değildi. Ama yine de gülümsemeyi başarmıştı onca
karanlık içinde. Güzel bir son, dedi kendi kendine. Yaşamın tüm anlamı işte
bunu elde etmekte!
muzik
Duyguların evreninde sınırsiz bir yokculuğa çikmayı sağlayan bir sanat türü. Kültür dil veya din farketmeden, insanları birleştiren, empati ...
