11 Haziran 2022 Cumartesi

muzik

Duyguların evreninde sınırsiz bir yokculuğa çikmayı sağlayan bir sanat türü. Kültür dil veya din farketmeden, insanları birleştiren, empati kurulmasına yardımcı olan bu sanat türü, insanların seyahat etmeden farklı ufuklara yolculuk yapmasını sagladığı için aslinda hem geliştirici hem de olgunlaştırıcı bir etkiye sahiptir, denebilir. Çünku farkli duygu deneyimleri insana bilgi ve bilgelik kazandırır. 

24 Ağustos 2020 Pazartesi

Son

 

                                                               SON

 

Rahat bırakılmak istemişti. Gözlerinin bir ağacın bile görmeye dayanamadığını fark edince… Aslında hüzünden dolayı değildi bu hisleri. Bunu çok iyi biliyordu. Kendinden bir şeyler bırakmak istemiyordu artık. Bırakabileceği hiçbir şeyi kalmamıştı ki. Rüzgar bile hafifletmezken, sıcağın soğuktan farkı kalmamışken, yalnızlıktan öte bir şeydi istediği. Bir şey arıyordu belliydi bu. Tamamlanmamış bir şeyin tamamlanması için yola çıktı. Aramak ve bulmak ile uğraşmak yerine, yoluna ve önüne bakıyordu. Kimseyle vedalaşma gereği duymamıştı. Vedalar onun varlığını kanıtlayacaktı. O yüreklere veda etmek değil, yüreklerden silinmek istiyordu. Aslında öyle çok sevdiği şey ve insan vardı ki. Sevilirdi de. Artık o ne demektiyse, bunu da hiöbir zaman anlayamamıştı. Bu dünyada en tahammül edemediği şeylerden biriydi sevilmek. Belki de vedalardan kaçmayı bu nedenle kendine uygun görmüştü. Hiç düşünmeden, sadece kendi duyabileceği bir ses ile ‘elveda’ derken, gelişleri, başlangıçları değil de bitişleri neden bu kadar çok sevdiğini anladı. Başlangıç, yaşam ve umut demekti. O ise yaşamayı ve umut etmeyi bırakalı öyle uzun bir zaman olmuştu ki… Yapraklar rüzgarlarla kıpırdardı belki ama o rüzgarlara bile kayıtsız kalır, rüzgarın içinden geçip gitmesini izler ve buna hiç ama hiç üzülmezdi. Var olmayı hiç istememişti ki. Yıllarca ayın ve güneşin görevini hiç aksatmadan yerine getirmesini izlemişti. Ama işte her zamanki gibi, yine ve yine bir güneşin batışında, adını sormadığı bir kara bulutun ardına düşmüştü. İçinde kimse yoktu. Bir düş veya düşünceye de yer verecek bir yer bulamıyordu içinde. Kalmak ve gitmekle dertlenmemişti. Yola çıkmak onun için bulmakla sonuçlanması umut edilen bir şey de değildi. Aradığının ne olduğunu daha bilmeden, oturduğu eski püskü sandalyesinden ayağa kalkmış, sandalye son bir kez gıcırdamıştı. Arkasında bıraktıklarından aklında kalan tek şey, artık yalnız bıraktığı sandalyesinin gıcır gıcır edişiydi. Sözler ve sözlerin yaşam bulduğu düşünceler içinden bir bir siliniyordu. Her adımda. Bir yok oluşu da beklemiyordu. Ya da karşısında uçsuz bucaksız uzanan ufukta, sağa veya sola gitmekte kararsız kalmış kara bulutla da buluşmayı beklemiyordu. İçine dokunan bir şeyler vardı hala. O derinliklerine dokunmaya devam eden şeyin ne olduğunu bulmalıydı. Kim olduğunu değil, neden böyle olduğunu merak ediyordu. Neden olduğunu bilse, belki vazgeçirecekti onu. Ve yüreği artık ferah kalacak, kendini ferahlatmadığı için artık tahammülsüz davrandığı rüzgarla belki yeniden dost olabilecekti. Hem belki onunla birlikte edecekti bu yolculuğu. Hala bir dostluk kurabilmiş değildi rüzgar ile. Düşüncesiz geçirdiği şu zaman diliminde, kendini daha huzurlu hissediyordu.

Karşısına bir yüz çıkıverdi. Yüzünde kararsız ama beklenti dolu bir bakış vardı.

Doğallıkla sordu, sanki tanışıyormuş gibi;

-Ey Hüzün herkesten önce sen mi geldin?

- Beni çağıranlara koşarım!

- Koşmak mı? Pek de sana göre bir iş değil.

-Sen kendini yine cezalandırma peşinde iken ben sana koşmakta gecikmemeliydim!

-Demek bir ceza arıyorum yine kendime. Huzur aradığımı sanırken.

-Hep yanlış anlıyorsun.

-Evet. Bu konuda kendimden yeteneklisini göremedim.

-Bırak kendini!

-Bana mı söylüyorsun bunu? Nasıl yapacağımı asla öğrenemeyeceğim bir şey bu. Çok denedim ama hiç olmadı.

 

Elinde bir kalem belirdi.

-Al bunu. Konuşmaktan nefret edersin sen! Yaz hadi.

-Yazacak bile olsam, yazacağım en son şey, hüzünlü bir dize olacak. Yola çıkmadan bıraktım hepsini arkamda. Artık yazmayacağım. Bu nedenle buradayım. Bak elimde ne defter ne kalem.

-Yazmak zorundasın.

-İşte tam da bu nedenle yazmayacağım seni kağıda. Beni zorladığın için.

-Rahat da kalsan, sen yine kendini sıkıştırmanın bir yolunu bulacaktın.

-Onca şeyin arasından beni burada, bu özgürlük diyarında gelip de bunaltan neden sensin de başkası değil.

-Senin yaşam şeklin bu. Lezzet diye bildiğin tek şeydir senin hüzün.

-Sözlerinin doğruluğuna karşı çıkamam ama bunu değiştirmeye geldim.

-Biliyorum. Bu nedenle al kalemi eline.

-Bir tek kalem yetmez ki. O kalemden ne dökülecek, bana onun adını söyle.

-Kan değil tabii ki. Ama mürekkep de değil.

-Evet, yazılarımda ne kan ne de mürekkep kullanamam. Beni bilirsin.

-Ne kullanacaksın peki….

-Çağıldayan bir düşü kullanacağım. Yalnızca saf yürekler duyacak ve anlayacak sözlerimi. Kalemimden düşler dökülecek kağıda. O zaman iniltilerim de değerini kaybetmeyecekler. Saklanması gerekenden saklanacak, açılması gerekenlere açılacaklar.

-Tam sana göre.

-Bir şeyleri kendime göre yapmak hem özgürlük hem esaret.

-Neden?

-İstediğim gibi olduklarından beni özgürleştirirler. Ama kendi dışıma çıkmama izin vermedikleri için de beni bana hapsederler.

-Kendine tutsak olmuş bir düş kuruyorsun. Kağıda dökmekte kayıtsızsın. Neden böylesin sen?

-İkilemler ve çıkışsızlıklarda bulduğum acıyı seviyorum artık. Kader dönüyor, bazen geçmişe bazen geleceğe döndürüyor beni. Her yerde hep aynı şeyleri bulduğumdan sanırım, artık ne dönüyorum ne de döndürülmeye izin veriyorum.

-Ne yapıyorsun peki?

-Duruyorum.

-Durmak mı? Sen mi? Senin bilmediğin tek şey durmak.

-Emin misin?

-Hani uçsuz bucaksız bir düşler ofisi kuracaktın kendine.

-Nedenmiş o hah! Güldürme beni kurmayacağım işte! Git başımdan.

-Kurmak için planlıyordun her şeyi tek tek özenle…

-Kurmayacağım asla!

-Tutsaklıktan kurtulmanın, kendi kendine ve yalnızca kendine bağlamanın yükünden kurtulmak için yapacaktın bunu.

-Evet doğru söylüyorsun, amacım buydu.

-Ya peki şimdi neden vazgeçtin.

-Kardeşimi kaybettim.

-Hangisini?

-Dünyada kendime kardeşim dediğim tek kişi vardı.

-Kimdi o?

-Merhametim.

-O nedenle kendine acımayı bıraktın.

-Yoo, hayır. Kendime hiç acımadım ki.

-Ya neden?

-Başkalarına, başka şeylere acımayı bıraktım.

-Senin derdin ne?

-Neden?

-Çok rahat vazgeçiyorsun.

-Bence bu çok iyi bir şey.

-Kendine merhametsiz mi diyeceksin bundan sonra.

-Hayır. Kendime bir şey demeyeceğim artık. Kendimle konuşmayı bırakalı uzun zaman oluyor. Sen de yoktun o zamanlar. Baktım kimse gelip gitmiyor. Bende hepinizi bıraktım bir veda bile etmeden.

-Korkmuyor musun?

-Neden korkayım?

-Kaybolup gitmekten. Yıkılmaktan.

-Öyle çok yıkım gördü ki gözlerim. Ne kaybolmaktan ne de yıkılmaktan korkum kalmadı.

-Nasıl bunu söylersin?

-Yıkılacak bir şey yok ki içimde. Her şey dümdüz. Şu toprak gibi dümdüz uzanıyor. Ayağa kalkıp aşkla gök yüzüne uzanan kimse ya da bir şey yok. Bir tek toprak kaldı. O da kendini bana açar ve rahat bir uyku için beni sarıp sarmalarsa diye dua ediyorum. Benim hayattan ölümden başka beklentim hiç olmadı ki, bilirsin.

-Korkuyorsun sen! İtiraf et.

-Aslında korktuğum son bir şey kaldı sanırım.

-Nedir o?

-Bulamadıklarımın değil ama aramadıklarımın bir gün gelip benden hesap sormasından korkuyorum.

-Neden?

-Elden veya gözden geçirmediğim bir konu veya ayrıntı kalmış ise ve ben ona rağmen bu fikre ulaşmışsam, belki haksızlık etmiş olurum o aramadığım şeye diye korkuyorum.

-Ne kadar naif.

-Evet hem de acı.

-Bir insan her şeyi gözden geçiremez, her şeyi düşünemez, her şeyi bilemez.

-Bende işte bunu söylüyorum ya. Bunu yapamadığım veya yapamayacağım için bana darılmasınlar. Ben yapabileceğimi yapmış ve bundan emin olmuş olarak ölmek istiyorum.

-Çok yüce bir duygudur bu ulaşmak istediğin.

-Biliyorum.

-Aklın ayırdığını, kalp birleştirirken, ruh yüceltiyor. Bu benim elimde olan bir şey değil. Anlıyorum ve görüyorum ki bunlar doğal bir şekilde oluyor. Yaratılışın cilvesi de istersen. Ancak herkes, ister fark ederek isterse fark etmeden hep bunu yapıyor. Sadece benimkisi biraz daha gösterişli sanırım. Gerçi burada sen ve benden başka kimse yok. O nedenle bu bir gösteri değil.

-Ah hakikate geldin yine!

-Vazgeçilmez bir tutku bu.

-Bir dert arıyorsun sen.

-Aramak mı? Arayamayacak kadar güçsüzüm. Bence derdim beni çağırıyor, bu nedenle bu ıssızlığı adımlıyorum. Yanımda da olmasını istediğim en son şey var, yani hüzün. İnsan hakikate doğru adımladığı yolda hüzünlü değil, mutlu olmalıdır. Nedense, bunu başaramıyorum bir türlü.

-Bunu sen istemiyorsun!

-Nasıl yani?

-Mutlu düşleri kovan sensin. Düşünceler korkmuş ve saklanmış. Aydınlık bir şey görmek istemiyor gözlerin. Ağaçları bile sildin önündeki ufuktan. Her şeyi silip atan sendin!

-Peki seni neden silemedim.

-Ben senin hüznün değilim. Geride bıraktıklarının üzüntüleriyim.

-Elçi olarak seni mi gönderdiler? Söyle onlara, geri dönmeyeceğim! Çıldırtmasınlar beni.

-Dönmeni isteyemeyecek kadar üzgünler. Onlar bunu düşünmüyor. Bir gün ellerinden kayıp gideceğini biliyorlardı içten içe. Bugünün o gün olmasından dolayı üzüldüler.

-Unuturlar, iyileşirler. Onların dünyasında benden daha iyi şeyler var.

-Belki var belki yok. Ama herkesin yüreğine hem sevgiyi hem de kaybetme korkusunu vermekten başka ne yaptın? Kimseye huzur vermedin.

-Vermedim mi?

-Ah aslında verdin. Fazlasıyla verdin. Ve sonra acımadan tamamını aldın!

-Sana merhametimin öldüğünü söylemiştim.

-Vaz mı geçiyorsun?

-Neyden?

-İnsan olmaktan.

-Her şeyden vazgeçmiş birine bu soruyu sormanın bir manası yok.

- Kararsızsın. Ne yapacağın konusunda.

-Kim olduğum ve ne olduğum konusunda kararsızım. Ne yapacağım değil. Şu anda zaten bir şey yapıyorum bak yürüyorum.

-Ah sen ne olmaya gidiyorsun bilmiyorsun.

-Ne önemi var ki, kim olduğumun, senin veya benim için? Kıymet vermek benim işim değil. Ve artık kıymetli olmak da. Tek bildiğim şeyi yapacağım o nedenle.

-Tanımadan, tanınmadan. Saklanarak. Sıkılarak, üzülerek, susarak…

-Çığlıklarım vardı, benim bile duymadığım. Tanıyordum kendimi ve aslında her şeyim gözlerimde yazılıydı. Üzüntü gelir geçerdi, sıkıldığım veya ferahladığım da olurdu. Ama evet, susmak bu dediğin doğru. Susardım. Konuştuğum anlarda bile. Sustuklarım konuştuklarımdan her zaman daha çok olmuştur. Aslında bu sadece benim için böyle değil, herkes için böyle diye düşünüyorum. Ama benim konuşmam onlarınkinden çoktu ve tabii sustuklarımda!

-Vazgeçmeyeceksin!

-Durmayı bilmiyordum hani? Hatırlar mısın?

-Vazgeçmeyi de mi bilmiyor musun?

-Hayır biliyorum aslında. Sadece şu anda vazgeçmek zamanı değil. Beni, kalbimi ve düşlerimi rahat bırak artık. Yolum uzuyor, yavaşlıyorum. Git artık!

 

 

Hayır dedi kendi kendine. Hüzne bile veda etmeyeceğim. Sözümü vermiştim kendime. En azından kendime verdiğim bu sözü tutmalıyım. Yıkımlar, depremler ve fırtınalar demek veda etmek! Bütün bunları görmeye kalbim dayanmayacak. O nedenle veda etmiyorum. Edemem. En sessiz gidiş olmalı bu. Ayak seslerimi ben bile duymamalıyım. Bir söz bırakmadığım gibi ardımda bir iz de bırakmamalıyım. Bir gösteri veya gösteriş için değil. Silinmenin en güzel yolu bu olduğu için. Dünyanın bensiz daha iyi bir yer olacağına inandığım için. Bu kendime düşmanlık değil. Bir türlü olmak istediğim kişi olamadığım için kendime biçtiğim ceza. Sanırım ancak bu olacak en sessiz veda.

 

Gün batarken bulut hala önünde, rengi gitgide karararak yol gösteriyordu yolcuya. Yol boyunca sürmesinden şiddetle kaçındığı iç hesaplaşması ise hiç istemediği bir şekilde gerçekleşmiş ve ona daha çok üzüntü vermişti. Acı ve hüznü dile getirmekten çekindiği halde hatırlamış, geçmiş ve geleceğe dair bütün kaygıları bir anda yüz göstermişti. Bunlardan kurtulmanın ve hatta kendinden kaçmanın bile yolunu aramış ve bulamamışsa da, artık bu döngüye bir son vermek gerektiğine karar vermişti. Ya yeni biri olacak ya da her şeye bir son verecekti. Ama kendi iradesiyle olacaktı bu ama kendi iradesinin dışında. Nasılsa ölüm bir gün gelip bulacaktı onu. Bir adım daha attı. Bir iç çekti. Sakinleşmek için. Ölümle karşılaşacağı anın en güzel an olması içindi duası, bir tebessüm etti. Belki günler belki aylar sonra. Tebessümü mutlu değildi. Ama yine de gülümsemeyi başarmıştı onca karanlık içinde. Güzel bir son, dedi kendi kendine. Yaşamın tüm anlamı işte bunu elde etmekte!

 

 

 

 

 

muzik

Duyguların evreninde sınırsiz bir yokculuğa çikmayı sağlayan bir sanat türü. Kültür dil veya din farketmeden, insanları birleştiren, empati ...